On 9 Aralık 2010 Perşembe 1 yorum

“İnsanlar doğar yaşar ve ölür.” Ne kadar basit değil mi bu tespite göre hayat? Dünyanın herhangi bir coğrafyasında doğuyorsun, orada büyüyorsun ya da bir bakmışsın hayatsal kaygılar seni başka diyarlara götürmüş.Sen doğduğun yeri özlüyorsun; özlemiyorsan eğer ister istemez o an nefes aldığın yeni topraklara bağlanıyorsun. O şehir, senin nefesini alıp vermeni sağlıyor mesela, ilk arkadaşlık deneyimlerini, ihanetini, saçma çocukluk yanılgılarını, anne sevgisini, düşman nefretini o şehirde yaşamaya başlıyorsun. Biraz büyüyor, aşık oluyorsun ve aşkı sorguluyorsun bir kaldırımın üstünde titreyerek gözlerin kapalı; kafan bir öne, bir geriye sallanıyor. Sonra fark ediyorsun ki o şehri de, içindekileri sevdiğin gibi seviyorsun, hatta bazen onlara duyduğun nefrete koşut olarak nefret ediyorsun o şehirden. Şehir bilinci ya da şehir sevgisi -her nasıl tasvir edilirse- tam da bu yönüyle şovenizmden ayrılır işte.. Bir şehri sevmek ve onun menfaatine olan her şeyi savunmak ya da bir başka deyişle onu elden sakınmak, bir psikolojik davranış bozukluğu olarak algılanıyor günümüzde.. Taraftar psikolojisinden bahsediyorum. Özellikle de “anlamlı taraftarlık” olgusundan ve bir takımı sevmenin bir şehri sevmekle bir olduğu ve Türkiye’nin oldukça yabancı olduğu bir konudan. Her olaylı müsabakadan sonra bir köşe yazarı çıkıyor ve villasının çalışma odasındaki deri koltuğunda şakaklarındaki damarları görünür hale gelecek kadar sinirlenirken “Taraftar serseri topluluğudur, çapulcudur..” diyor ve cipine atlayıp Tarabya’da biraz deniz havası almaya çıkıyor.. Yazarımız soluklanıp sakinleşedursun, neden böyle düşündüğünü algılamaya çalışalım.. Bu ülke için taraftar olmanın mantıklı temellere oturtulabildiği koşullara sahip şehir takımı sayısı oldukça az. Ülkede futbolla ilgilenen %80’lik kısmın sadece %10’u şehrinin takımını sahiplenerek başarılı olması için maddeten ve manen elinden geleni yapmaya çalışıyor. Geri kalan kısım da hiç yaşamadığı ve belki de görmediği bir şehrin, mitolojik olarak nitelendirilebilecek, dokunamadığı futbolculardan kurulmuş takımını anlamsız bir sevgiyle digiturk, internet ve teletext başında destekleyip “Bu renkleri çok seviyoruz” düsturunun arkasına sığınıyor. Eve ekmek götüremezken, koşullarını zorlayıp çok uzaktaki takımının formasını alıyor mesela, fakat “Neden bunları yapıyorum?” diye sorma gereği bile hissetmiyor kendinde. Nedeni aslında çok açık: Türkiye’de, futbol sektörüne yapışmış birer parazit gibi yaşayan medya organlarının da desteklediği “öğretilmiş taraftarlık” hakim durumda. Maddi durumu ne olursa olsun imkanlarını zorlayıp, en son model cep telefonunu alan yurdum insanı, konu futbol olunca da -nerede yaşıyorsa yaşasın- en afili takımlara meylediyor, başka bir deyişle bu konuda bilinçaltına uygulanan ‘gürültü’nün etkisiyle bunu yapmaya zorlanıyor. Bu düzenin böyle sürüp gitmesi, milyon dolarların döndüğü günümüz futbolunda, ondan beslenen medyanın ve o medya şirketlerine tutunarak yaşayan parazitleşmiş yazarların yegane dileğidir. Göz ardı edilmemelidir ki popülist tavır, spor medyası da dahil olmak üzere tüm medyanın can damarını teşkil eder. Az sayıda olan topluluk, o medya kuruluşuna maddi getirisi olmadığı takdirde daima yok sayılır; kimi zamansa rahatça hakarete uğrayabilir. İşte tam da bu nedenle bir şehir takımının taraftarını betimlemek için kullanılan “30 otobüs dolusu serseri” lafına karşın, diğer takım taraftarı için -takımın adı, rengi ne olursa olsun- kullanılan “taraftarlar kendini savundu, namusunu korudu” tabiri, bu zamana kadar bu kelimeleri kullanan yazarın kıçını tehlikeye atmaz, dolayısıyla yazar bunu bilir ve rahat konuşurdu.. Ama bu defa olmadı.. Çünkü düzen yavaş da olsa değişiyor. Artık İstanbul basını bilmelidir ki bu sistem düşünüldüğü kadar kolay işlemeyecektir. Söz konusu yazar her ne kadar bir sonraki Hürriyet Gazetesi’nde, altındaki cipi kaybetmemek için tükürdüğünü yalamak zorunda kalmışsa da unutulmamalıdır ki o yazı bir şekilde editörün onayından geçmiştir. Boykot kesinlikle devam etmelidir ve bu yalnızca Hürriyet Gazetesi’yle sınırlı kalmamalı; tüm İstanbul basınına uygulanmalıdır.. Diğer Anadolu takımı taraftarları da bu geniş çaplı boykota davet edilmeli, İstanbul basınına unutamayacağı bir ders verilmelidir. Ta ki tüm bu İstanbul merkezli medya kuruluşları ülkenin tamamının medya kuruluşu olduğunu anımsayana kadar!

1 yorum :

Samet dedi ki...

Ne güzel konuşmuşsun be usta, sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
http://ultrasmovement.blogspot.com/2010/12/bursa-liverpool-olur-mu.html
Burada da çok güzel bi olay söz konusu, bunu tribüne sokmalıyız, dikkatini çekmeliyiz birçok arkadaşımızın bi pankart ya da ne bileyim birşey olmalı.