On 12 Kasım 2011 Cumartesi 0 yorum

A Milli Takım, 2012 Avrupa Şampiyonası'na katılım vizesi alabilmek için aşması gereken Hırvatistan engeline, daha ilk maçta takıldı. Üstüne üstlük, Türkiye'de alınan bu mağlubiyetin 3 farklı olması, tur şansını 'imkansız' kılıyor.


Futbol, yanılsamalarla olduğu kadar da umutla yaşar. Ancak, karşımızdaki A Milli Takım'ın oynadığı futbol, takıma oyuncu seçimindeki büyük yanlışlar ve tezatlar ile ülkede Milli Takım'a ilişkin bir 'bütün' desteğin kalmamış oluşu olması gereken umudu silip süpürdü. Çünkü, değerlendirmemiz gereken takıma her ne kadar ağız alışkanlığı olduğu için 'Milli Takım' desek de, kadro seçimindeki yanlı tutum nedeniyle bu takımın namilli olduğunu söylemek mümkün çoğu kulüp taraftarına göre. Bana göre de öyle..
Bu takım, maçı kazanan taraf olsaydı da bizi temsil etmiyor olacaktı.

Maçın taktik kısmına girmeyeceğim. Konuşacağım şey farklı. Zira konuşulması gereken asıl şey, Milli Takım kültürünün, gerek futbol gerekse tribün açısından İstanbul'a odaklı yapısının iflası..

Herhangi bir tribünün içinden gelen her insanın da yapacağı gibi, maç kadar tribünlere bakarım, baktım. Maça tribün etki eder çünkü, oynamayan takımı oynatacak tek şey tribündür. Ben böyle düşünürüm.. Bir futbolcuda ruh arıyorsanız, ilk önce tribüne bakacaksınız. Futbolcuya ruhu tribün aşılar. Dün, neredeyse İstanbul'daki her milli maçta olduğu gibi, bu durumdan uzak bir tablo vardı karşımızda.
Kulüplere, 'bedava bilet' verilmesi, taraftara da alınması halinde çok sert cezalar getiren Türkiye Futbol Federasyonu ve futbol yöneticileri, sponsorlara bedava dağıttıkları bilet ile tribünlerin büyük bir bölümünü 'tiyatro' seyircisine döndürmekte oldukça başarılı olmuşlar yine.
Bu kitlenin dışında kalan ve maça destek için giden büyük bölüm ise, maçın başında bir gazla yapılan desteğin ardından, maçın hemen başında yenen golün ve ardından gelen kötü futbolun da etkisiyle her geçen dakika desibel düşürdü. Dolayısıyla, Milli Takım'da vites küçülttü, küçülttü ve belli dakikadan sonra tabiri caiz ise 'geri vites' yapmak zorunda kaldı.

Hırvatistan'ın beklenenden daha diri ve etkili bir futbol sergilediği gerçeğini bir kenara atmadan ve Milli Takım'ı eleştirmeden, en azından maçta tribünde olan 50binden fazla insan ilk önce "Ben görevimi yaptım mı?" diye kendisini sorgulamalı. Gazla ve Hiddink'in tüm ters ısrarına karşın duyguyla oynayan ülke futbol takımımıza, gereken destek yapıldı mı, bu sorgulanmalı.
Bunu sorgularsanız, Anadolu'nun önemini bir kez daha anlamanız hiç de zor olmayacak.
Maç öncesinde Yılmaz Özdil'in başlattığı furya ile dillendirilen "Maç Bursa veya Eskişehir'e verilsin" görüşünü dikkate almayan yüz binlerce kişinin, maçın son dakikalarında, maçın yorumculuk görevini üstlenen Dilmen'in de 'pişmanlık' duygusu ile aynı şeyi söylediği anda ne düşündüğünü merak etmiyorum değil..

Gerçek şu ki; bundan sonra bu tür maçların Anadolu'da oynanması veya 'milliyetçi kitlesi fazla' illerde oynanmasına ilişkin görüşler daha gür bir sesle dillendirilecek ve futbolu yönetenler de bunu dikkate almak durumunda kalacaktır.
Ancak kimse, bahsi geçen o Anadolu insanının ne düşündüğünü sormuyor.
Dedim ya, "Bu Milli Takım beni temsil etmiyor"
Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim; "Bu Milli Takım bizi temsil etmiyor"

Kısacası, Anadolu'ya veya kendi özelimizde söyleyeceksek Bursa'ya bir milli maç verilecekse, gelecek olan takım "Milli" olmalı.

Not: Milli Takım futbolcusu dediğin de, "en az tribündekiler kadar" profesyonel, sabırlı ve ahlaklı olmalı. Her insanın bir onuru olduğu unutulmamalı.

Gökhan Sezer

0 yorum :